Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz.. Tarayıcınızı güncellemeli veya alternatif bir tarayıcı kullanmalısınız.
köyün adı çınarlıydı ama kimse artık o ismi kullanmıyordu herkes fısıltıyla sadece köy diyordu çünkü adı anıldığında bir şeyin uyanacağından korkuyorlardı o yaz ben osman ve mücahit annelerimizin ısrarıyla oraya gönderildik hava gündüzleri bile griydi güneş sanki tepemizde değil de çok uzakta başka bir yerde doğuyordu dedemin evi köyün en ucundaydı arkasında mezarlık önünde kurumuş bir kuyu vardı kuyunun içinden geceleri rüzgar değil nefes sesi gelirdi ilk gün her şey normaldi ama akşam ezanından sonra köy bir anda boşaldı insanlar kapılarını kapattı pencerelere kalın örtüler çekildi osman bunun saçma olduğunu söyledi mücahit gülmeye çalıştı ama sesi titriyordu gece yarısına doğru kuyudan gelen sesi ilk ben duydum derinden gelen ıslak bir hırıltı sanki biri çamurun içinden konuşmaya çalışıyordu osman pencereye yaklaştı tam o anda kuyunun içinden uzun siyah bir kol uzadı taşlara tutunarak yavaşça yukarı tırmandı o kolun devamı gelmedi sadece kol vardı ve parmakları kuyunun kenarında gezinip evi işaret etti sonra yavaşça geri çekildi sabaha kadar uyumadık ama kimseye bir şey anlatamadık çünkü sabah olduğunda kuyunun içi kuru ve tertemizdi sanki yıllardır kullanılmıyormuş gibiydi köy halkı gözlerimizin içine bakmamaya başladı yaşlı bir kadın osmanın omzuna dokunup gece suya bakmayın dedi sadece bunu söyledi ve uzaklaştı mücahit sinirlenip akşam gidip bakacağım dedi o gece birlikte kuyunun başına gittik ay yoktu yıldızlar bile sönmüş gibiydi kuyunun içine eğildiğimizde kendi yansımamızı görmedik onun yerine üç farklı yüz vardı biri bana biri osm ana biri mücahite benziyordu ama gözleri yoktu sadece boş karanlık çukurlar vardı o yüzler bir anda gülmeye başladı ama ses kuyunun içinden değil arkamızdan geldi arkamızı döndüğümüzde mezarlıktaki bütün taşların bize doğru dönmüş olduğunu gördük üzerlerindeki isimler silinmişti her taşta aynı kelime yazıyordu geldiler osman kaçmaya başladı ama mezarlığın kapısı kapanmıştı mücahit bağırdı tam o anda toprak kabarmaya başladı mezarların içinden siyah çamur gibi varlıklar yükseldi ne tam insandılar ne de hayvan kemikleri dışarı taşmış derileri yoktu göz çukurlarından karanlık akıyordu biri osm anın ayağını yakaladı osman öyle bir çığlık attı ki sesinin yarısı havada kesildi sanki biri boğazını içeriden sıkmıştı mücahit onu çekmeye çalıştı ama toprağın içinden çıkan başka eller mücahitin bacaklarına dolandı ben donup kalmıştım kıpırdayamıyordum o an kuyudan gelen o hırıltı tekrar duyuldu ama bu kez kelimeler seçiliyordu üç can üç gölge bir beden yer yarıldı ve kuyudan çıkan o uzun kol bu kez tüm gövdesiyle yükseldi boyu minareden uzundu derisi ıslak kömür gibi parlıyordu yüzü yoktu ama kafasının ortasında açılıp kapanan dikey bir yarık vardı o yarığın içinden dişler görünüyordu dişlerin arasında insan parmakları sıkışmıştı varlık mezarlığa doğru eğildi ve toprağın içindeki şeyler bir anda osman ve mücahiti bıraktı sonra o dev varlık kafasını bize doğru çevirdi ve yarığı açıldı içinden üç farklı ses çıktı benim sesim osm anın sesi mücahitin sesi aynı anda konuştu artık tamamız o an anladım köyde kaybolan çocukların bedenleri değil sesleri alınmıştı ve her gelen üç kuzen üç kardeş o varlığa ekleniyordu mücahit ağlıyordu osman nefes alamıyordu ben ise sadece kuyunun içine bakıyordum çünkü kuyunun dibinde kendimizi gördüm ama biz hala oradaydık yukarıda duran şey ise sadece boş kabuklarımızdı bir anda her şey karardı sabah evde uyandık osman ve mücahit yanımdaydı ama gözleri tuhaftı bana bakarken gözbebekleri yok oluyordu annemler bizi almaya geldiğinde köylüler rahatlamış görünüyordu sanki bir yük kalkmıştı arabaya binerken kuyudan yine o hırıltı yükseldi ama bu kez evimizin içinden geldi osman bana doğru eğilip fısıldadı duydun mu artık biz de buradayız şimdi şehirdeyiz ama geceleri aynaya baktığımda arkamızda üçüncü bir gölge görüyorum bazen osm anın yüzü kayboluyor bazen mücahitin ağzı gereğinden fazla açılıyor ve en kötüsü geceleri su içerken bardaktaki yansımam bana ait olmuyor çünkü kuyudaki yüz hala gülümsüyor ve üç ses aynı anda fısıldıyor sıra sizde şehirde geçen günler normal görünüyordu ama hiçbirimiz normal değildik osman geceleri uykusunda kuyunun taşlarını sayar gibi mırıldanıyordu mücahit banyoda musluğu açıp saatlerce akan suya bakıyordu ben ise her sabah uyandığımda yatağımın ayak ucunda ıslak toprak izleri buluyordum annem bunun kabus olduğunu söyledi ama bir gece üçümüz aynı anda uyandık çünkü odanın ortasında ıslak bir ip gibi uzanan siyah bir iz vardı kapının altından girip pencereye kadar gidiyordu ve camın üstüne üç kelime yazılmıştı geri gelin osman ilk defa konuştu yarın gidelim bitsin dedi mücahit başta karşı çıktı ama sonra aynaya bakıp sustu çünkü aynadaki yansıması bir saniye geç hareket etmişti sanki içeride kalan başka bir mücahit vardı bizden önce davranan ertesi gün kimseye haber vermeden köye döndük hava daha köye varmadan değişti gökyüzü ağırlaştı sanki arabamız görünmez bir çamurun içinden geçiyordu çınarlı tabelası yerinde yoktu sadece paslı direk kalmıştı köye girdiğimizde sokaklar boştu kapılar açıktı ama içeride kimse yoktu rüzgar yoktu kuş yoktu sadece kuyudan gelen o derin nefes sesi vardı dedemin evine gittik kapı aralıktı içerisi nem kokuyordu duvarlarda çatlaklar vardı ve çatlakların içinden siyah bir sıvı sızıyordu arka bahçeye çıktığımızda kuyunun etrafında ayak izleri gördük küçük büyük yaşlı çocuk yüzlerce iz ama hepsi kuyunun içine doğru gidiyordu dışarı çıkan tek bir iz yoktu mücahit cesur davranmaya çalıştı bir ip bulup beline bağladı osmanla ben ipi tutarken o kuyunun içine eğildi aşağıdan gelen ses bu kez netti üç değil altı değil hepsi bir dedi mücahit bir anda dondu ip gerildi sanki aşağıdan biri onu çekiyordu mücahit bağırmadı sadece bize baktı ve gözleri tamamen karardı gözbebekleri yok oldu sonra gülümsedi ama o mücahitin gülüşü değildi ipi bıraktı kendi isteğiyle aşağı atladı ip elimizde boş kaldı kuyudan çarpma sesi gelmedi sadece suya düşer gibi yumuşak bir yutulma sesi duyuldu osman çığlık attı ben ipi çekmeye çalıştım ama ip ağırlaştı ucunda mücahit yoktu ucunda siyah ıslak bir el vardı parmakları ipin liflerine geçmişti o el kuyunun kenarına tutundu ve yavaşça yukarı çıktı ardından omuzlar baş ve o yarık yüz belirdi dişlerin arasından mücahitin sesi geldi geç kaldınız osman geriye sendeledi ama arkasında mezarlık vardı ve mezar taşları yine dönmüştü üzerlerinde artık isimler yazıyordu osman mücahit ve benim adım doğum tarihlerimiz doğruydu ama ölüm tarihi yarının tarihiydi osman bunu görünce diz çöktü ağlamaya başladı o an anladım varlık bizim korkumuzla büyüyordu kuyudaki şey tamamen çıktığında boyu gökyüzüne değiyordu yarık yüzü açıldı içinden yüzlerce fısıltı yayıldı köy bir anda doldu kapılar kapandı pencerelerde siluetler belirdi ama kimse canlı değildi hepsi boş gözlü gölgelerdi ve hepsi aynı anda konuştu bir beden daha osman birden ayağa kalktı ve mezar taşını devirdi taş kırılınca içinden kemik değil su aktı simsiyah bir su toprakla birleşti ve mezarlık çökmeye başladı kuyudaki varlık sarsıldı sanki köy onun kalbiydi ve biz o kalbi kırmıştık ben de diğer taşları devirmeye başladım her taş kırıldıkça içinden su ve fısıltılar çıktı köyün evleri çatladı kuyunun taşları parçalandı varlık çığlık attı ama bu çığlık gökyüzünden değil yerin altından geliyordu sonunda kuyu tamamen çöktü ve varlık yarığın içinden içeri doğru çekilmeye başladı dişlerin arasından mücahitin son kez bağırdığını duydum bitirin diye osman son taşı da kırdı ve her şey bir anda sustu köy toza dönüştü evler mezarlık kuyu hepsi gri bir sis gibi dağıldı kendimizi boş bir tarlada bulduk ne köy vardı ne kuyu sadece rüzgar esiyordu osman yanıma baktı gözleri normale dönmüştü mücahit yoktu ama ayaklarımızın dibinde küçük bir su birikintisi vardı suya baktığımda yansımamız görünüyordu iki kişiydik tam rahatladığımız anda suyun yüzeyi dalgalandı ve üçüncü bir yansıma belirdi mücahit arkamızda duruyordu ama biz arkamızı döndüğümüzde kimse yoktu tekrar suya baktık bu kez üçümüz de gülümsüyorduk ama suyun içindeki mücahit göz kırptı o an anladım köy yıkılmamıştı sadece yer değiştirmişti artık bir toprağa bağlı değildi artık bizi takip ediyordu ve nerede üç kardeş üç kuzen bir araya gelse orada yeniden açılacaktı osman o günden sonra hiç suya bakmadı ben ise her gece rüyamda boş bir tarlada yürürken ayaklarımın altında ıslak bir zemin hissediyorum ve uzaktan mücahitin sesi geliyor biz bitmedik çünkü köy artık bizim içimizde ve en korkuncu şu bazen sabah uyandığımda yastığımın altında küçük bir mezar taşı buluyorum üzerinde tek bir kelime yazıyor sıradaki
köyün adı çınarlıydı ama kimse artık o ismi kullanmıyordu herkes fısıltıyla sadece köy diyordu çünkü adı anıldığında bir şeyin uyanacağından korkuyorlardı o yaz ben osman ve mücahit annelerimizin ısrarıyla oraya gönderildik hava gündüzleri bile griydi güneş sanki tepemizde değil de çok uzakta başka bir yerde doğuyordu dedemin evi köyün en ucundaydı arkasında mezarlık önünde kurumuş bir kuyu vardı kuyunun içinden geceleri rüzgar değil nefes sesi gelirdi ilk gün her şey normaldi ama akşam ezanından sonra köy bir anda boşaldı insanlar kapılarını kapattı pencerelere kalın örtüler çekildi osman bunun saçma olduğunu söyledi mücahit gülmeye çalıştı ama sesi titriyordu gece yarısına doğru kuyudan gelen sesi ilk ben duydum derinden gelen ıslak bir hırıltı sanki biri çamurun içinden konuşmaya çalışıyordu osman pencereye yaklaştı tam o anda kuyunun içinden uzun siyah bir kol uzadı taşlara tutunarak yavaşça yukarı tırmandı o kolun devamı gelmedi sadece kol vardı ve parmakları kuyunun kenarında gezinip evi işaret etti sonra yavaşça geri çekildi sabaha kadar uyumadık ama kimseye bir şey anlatamadık çünkü sabah olduğunda kuyunun içi kuru ve tertemizdi sanki yıllardır kullanılmıyormuş gibiydi köy halkı gözlerimizin içine bakmamaya başladı yaşlı bir kadın osmanın omzuna dokunup gece suya bakmayın dedi sadece bunu söyledi ve uzaklaştı mücahit sinirlenip akşam gidip bakacağım dedi o gece birlikte kuyunun başına gittik ay yoktu yıldızlar bile sönmüş gibiydi kuyunun içine eğildiğimizde kendi yansımamızı görmedik onun yerine üç farklı yüz vardı biri bana biri osm ana biri mücahite benziyordu ama gözleri yoktu sadece boş karanlık çukurlar vardı o yüzler bir anda gülmeye başladı ama ses kuyunun içinden değil arkamızdan geldi arkamızı döndüğümüzde mezarlıktaki bütün taşların bize doğru dönmüş olduğunu gördük üzerlerindeki isimler silinmişti her taşta aynı kelime yazıyordu geldiler osman kaçmaya başladı ama mezarlığın kapısı kapanmıştı mücahit bağırdı tam o anda toprak kabarmaya başladı mezarların içinden siyah çamur gibi varlıklar yükseldi ne tam insandılar ne de hayvan kemikleri dışarı taşmış derileri yoktu göz çukurlarından karanlık akıyordu biri osm anın ayağını yakaladı osman öyle bir çığlık attı ki sesinin yarısı havada kesildi sanki biri boğazını içeriden sıkmıştı mücahit onu çekmeye çalıştı ama toprağın içinden çıkan başka eller mücahitin bacaklarına dolandı ben donup kalmıştım kıpırdayamıyordum o an kuyudan gelen o hırıltı tekrar duyuldu ama bu kez kelimeler seçiliyordu üç can üç gölge bir beden yer yarıldı ve kuyudan çıkan o uzun kol bu kez tüm gövdesiyle yükseldi boyu minareden uzundu derisi ıslak kömür gibi parlıyordu yüzü yoktu ama kafasının ortasında açılıp kapanan dikey bir yarık vardı o yarığın içinden dişler görünüyordu dişlerin arasında insan parmakları sıkışmıştı varlık mezarlığa doğru eğildi ve toprağın içindeki şeyler bir anda osman ve mücahiti bıraktı sonra o dev varlık kafasını bize doğru çevirdi ve yarığı açıldı içinden üç farklı ses çıktı benim sesim osm anın sesi mücahitin sesi aynı anda konuştu artık tamamız o an anladım köyde kaybolan çocukların bedenleri değil sesleri alınmıştı ve her gelen üç kuzen üç kardeş o varlığa ekleniyordu mücahit ağlıyordu osman nefes alamıyordu ben ise sadece kuyunun içine bakıyordum çünkü kuyunun dibinde kendimizi gördüm ama biz hala oradaydık yukarıda duran şey ise sadece boş kabuklarımızdı bir anda her şey karardı sabah evde uyandık osman ve mücahit yanımdaydı ama gözleri tuhaftı bana bakarken gözbebekleri yok oluyordu annemler bizi almaya geldiğinde köylüler rahatlamış görünüyordu sanki bir yük kalkmıştı arabaya binerken kuyudan yine o hırıltı yükseldi ama bu kez evimizin içinden geldi osman bana doğru eğilip fısıldadı duydun mu artık biz de buradayız şimdi şehirdeyiz ama geceleri aynaya baktığımda arkamızda üçüncü bir gölge görüyorum bazen osm anın yüzü kayboluyor bazen mücahitin ağzı gereğinden fazla açılıyor ve en kötüsü geceleri su içerken bardaktaki yansımam bana ait olmuyor çünkü kuyudaki yüz hala gülümsüyor ve üç ses aynı anda fısıldıyor sıra sizde şehirde geçen günler normal görünüyordu ama hiçbirimiz normal değildik osman geceleri uykusunda kuyunun taşlarını sayar gibi mırıldanıyordu mücahit banyoda musluğu açıp saatlerce akan suya bakıyordu ben ise her sabah uyandığımda yatağımın ayak ucunda ıslak toprak izleri buluyordum annem bunun kabus olduğunu söyledi ama bir gece üçümüz aynı anda uyandık çünkü odanın ortasında ıslak bir ip gibi uzanan siyah bir iz vardı kapının altından girip pencereye kadar gidiyordu ve camın üstüne üç kelime yazılmıştı geri gelin osman ilk defa konuştu yarın gidelim bitsin dedi mücahit başta karşı çıktı ama sonra aynaya bakıp sustu çünkü aynadaki yansıması bir saniye geç hareket etmişti sanki içeride kalan başka bir mücahit vardı bizden önce davranan ertesi gün kimseye haber vermeden köye döndük hava daha köye varmadan değişti gökyüzü ağırlaştı sanki arabamız görünmez bir çamurun içinden geçiyordu çınarlı tabelası yerinde yoktu sadece paslı direk kalmıştı köye girdiğimizde sokaklar boştu kapılar açıktı ama içeride kimse yoktu rüzgar yoktu kuş yoktu sadece kuyudan gelen o derin nefes sesi vardı dedemin evine gittik kapı aralıktı içerisi nem kokuyordu duvarlarda çatlaklar vardı ve çatlakların içinden siyah bir sıvı sızıyordu arka bahçeye çıktığımızda kuyunun etrafında ayak izleri gördük küçük büyük yaşlı çocuk yüzlerce iz ama hepsi kuyunun içine doğru gidiyordu dışarı çıkan tek bir iz yoktu mücahit cesur davranmaya çalıştı bir ip bulup beline bağladı osmanla ben ipi tutarken o kuyunun içine eğildi aşağıdan gelen ses bu kez netti üç değil altı değil hepsi bir dedi mücahit bir anda dondu ip gerildi sanki aşağıdan biri onu çekiyordu mücahit bağırmadı sadece bize baktı ve gözleri tamamen karardı gözbebekleri yok oldu sonra gülümsedi ama o mücahitin gülüşü değildi ipi bıraktı kendi isteğiyle aşağı atladı ip elimizde boş kaldı kuyudan çarpma sesi gelmedi sadece suya düşer gibi yumuşak bir yutulma sesi duyuldu osman çığlık attı ben ipi çekmeye çalıştım ama ip ağırlaştı ucunda mücahit yoktu ucunda siyah ıslak bir el vardı parmakları ipin liflerine geçmişti o el kuyunun kenarına tutundu ve yavaşça yukarı çıktı ardından omuzlar baş ve o yarık yüz belirdi dişlerin arasından mücahitin sesi geldi geç kaldınız osman geriye sendeledi ama arkasında mezarlık vardı ve mezar taşları yine dönmüştü üzerlerinde artık isimler yazıyordu osman mücahit ve benim adım doğum tarihlerimiz doğruydu ama ölüm tarihi yarının tarihiydi osman bunu görünce diz çöktü ağlamaya başladı o an anladım varlık bizim korkumuzla büyüyordu kuyudaki şey tamamen çıktığında boyu gökyüzüne değiyordu yarık yüzü açıldı içinden yüzlerce fısıltı yayıldı köy bir anda doldu kapılar kapandı pencerelerde siluetler belirdi ama kimse canlı değildi hepsi boş gözlü gölgelerdi ve hepsi aynı anda konuştu bir beden daha osman birden ayağa kalktı ve mezar taşını devirdi taş kırılınca içinden kemik değil su aktı simsiyah bir su toprakla birleşti ve mezarlık çökmeye başladı kuyudaki varlık sarsıldı sanki köy onun kalbiydi ve biz o kalbi kırmıştık ben de diğer taşları devirmeye başladım her taş kırıldıkça içinden su ve fısıltılar çıktı köyün evleri çatladı kuyunun taşları parçalandı varlık çığlık attı ama bu çığlık gökyüzünden değil yerin altından geliyordu sonunda kuyu tamamen çöktü ve varlık yarığın içinden içeri doğru çekilmeye başladı dişlerin arasından mücahitin son kez bağırdığını duydum bitirin diye osman son taşı da kırdı ve her şey bir anda sustu köy toza dönüştü evler mezarlık kuyu hepsi gri bir sis gibi dağıldı kendimizi boş bir tarlada bulduk ne köy vardı ne kuyu sadece rüzgar esiyordu osman yanıma baktı gözleri normale dönmüştü mücahit yoktu ama ayaklarımızın dibinde küçük bir su birikintisi vardı suya baktığımda yansımamız görünüyordu iki kişiydik tam rahatladığımız anda suyun yüzeyi dalgalandı ve üçüncü bir yansıma belirdi mücahit arkamızda duruyordu ama biz arkamızı döndüğümüzde kimse yoktu tekrar suya baktık bu kez üçümüz de gülümsüyorduk ama suyun içindeki mücahit göz kırptı o an anladım köy yıkılmamıştı sadece yer değiştirmişti artık bir toprağa bağlı değildi artık bizi takip ediyordu ve nerede üç kardeş üç kuzen bir araya gelse orada yeniden açılacaktı osman o günden sonra hiç suya bakmadı ben ise her gece rüyamda boş bir tarlada yürürken ayaklarımın altında ıslak bir zemin hissediyorum ve uzaktan mücahitin sesi geliyor biz bitmedik çünkü köy artık bizim içimizde ve en korkuncu şu bazen sabah uyandığımda yastığımın altında küçük bir mezar taşı buluyorum üzerinde tek bir kelime yazıyor sıradaki
köyün adı çınarlıydı ama kimse artık o ismi kullanmıyordu herkes fısıltıyla sadece köy diyordu çünkü adı anıldığında bir şeyin uyanacağından korkuyorlardı o yaz ben osman ve mücahit annelerimizin ısrarıyla oraya gönderildik hava gündüzleri bile griydi güneş sanki tepemizde değil de çok uzakta başka bir yerde doğuyordu dedemin evi köyün en ucundaydı arkasında mezarlık önünde kurumuş bir kuyu vardı kuyunun içinden geceleri rüzgar değil nefes sesi gelirdi ilk gün her şey normaldi ama akşam ezanından sonra köy bir anda boşaldı insanlar kapılarını kapattı pencerelere kalın örtüler çekildi osman bunun saçma olduğunu söyledi mücahit gülmeye çalıştı ama sesi titriyordu gece yarısına doğru kuyudan gelen sesi ilk ben duydum derinden gelen ıslak bir hırıltı sanki biri çamurun içinden konuşmaya çalışıyordu osman pencereye yaklaştı tam o anda kuyunun içinden uzun siyah bir kol uzadı taşlara tutunarak yavaşça yukarı tırmandı o kolun devamı gelmedi sadece kol vardı ve parmakları kuyunun kenarında gezinip evi işaret etti sonra yavaşça geri çekildi sabaha kadar uyumadık ama kimseye bir şey anlatamadık çünkü sabah olduğunda kuyunun içi kuru ve tertemizdi sanki yıllardır kullanılmıyormuş gibiydi köy halkı gözlerimizin içine bakmamaya başladı yaşlı bir kadın osmanın omzuna dokunup gece suya bakmayın dedi sadece bunu söyledi ve uzaklaştı mücahit sinirlenip akşam gidip bakacağım dedi o gece birlikte kuyunun başına gittik ay yoktu yıldızlar bile sönmüş gibiydi kuyunun içine eğildiğimizde kendi yansımamızı görmedik onun yerine üç farklı yüz vardı biri bana biri osm ana biri mücahite benziyordu ama gözleri yoktu sadece boş karanlık çukurlar vardı o yüzler bir anda gülmeye başladı ama ses kuyunun içinden değil arkamızdan geldi arkamızı döndüğümüzde mezarlıktaki bütün taşların bize doğru dönmüş olduğunu gördük üzerlerindeki isimler silinmişti her taşta aynı kelime yazıyordu geldiler osman kaçmaya başladı ama mezarlığın kapısı kapanmıştı mücahit bağırdı tam o anda toprak kabarmaya başladı mezarların içinden siyah çamur gibi varlıklar yükseldi ne tam insandılar ne de hayvan kemikleri dışarı taşmış derileri yoktu göz çukurlarından karanlık akıyordu biri osm anın ayağını yakaladı osman öyle bir çığlık attı ki sesinin yarısı havada kesildi sanki biri boğazını içeriden sıkmıştı mücahit onu çekmeye çalıştı ama toprağın içinden çıkan başka eller mücahitin bacaklarına dolandı ben donup kalmıştım kıpırdayamıyordum o an kuyudan gelen o hırıltı tekrar duyuldu ama bu kez kelimeler seçiliyordu üç can üç gölge bir beden yer yarıldı ve kuyudan çıkan o uzun kol bu kez tüm gövdesiyle yükseldi boyu minareden uzundu derisi ıslak kömür gibi parlıyordu yüzü yoktu ama kafasının ortasında açılıp kapanan dikey bir yarık vardı o yarığın içinden dişler görünüyordu dişlerin arasında insan parmakları sıkışmıştı varlık mezarlığa doğru eğildi ve toprağın içindeki şeyler bir anda osman ve mücahiti bıraktı sonra o dev varlık kafasını bize doğru çevirdi ve yarığı açıldı içinden üç farklı ses çıktı benim sesim osm anın sesi mücahitin sesi aynı anda konuştu artık tamamız o an anladım köyde kaybolan çocukların bedenleri değil sesleri alınmıştı ve her gelen üç kuzen üç kardeş o varlığa ekleniyordu mücahit ağlıyordu osman nefes alamıyordu ben ise sadece kuyunun içine bakıyordum çünkü kuyunun dibinde kendimizi gördüm ama biz hala oradaydık yukarıda duran şey ise sadece boş kabuklarımızdı bir anda her şey karardı sabah evde uyandık osman ve mücahit yanımdaydı ama gözleri tuhaftı bana bakarken gözbebekleri yok oluyordu annemler bizi almaya geldiğinde köylüler rahatlamış görünüyordu sanki bir yük kalkmıştı arabaya binerken kuyudan yine o hırıltı yükseldi ama bu kez evimizin içinden geldi osman bana doğru eğilip fısıldadı duydun mu artık biz de buradayız şimdi şehirdeyiz ama geceleri aynaya baktığımda arkamızda üçüncü bir gölge görüyorum bazen osm anın yüzü kayboluyor bazen mücahitin ağzı gereğinden fazla açılıyor ve en kötüsü geceleri su içerken bardaktaki yansımam bana ait olmuyor çünkü kuyudaki yüz hala gülümsüyor ve üç ses aynı anda fısıldıyor sıra sizde şehirde geçen günler normal görünüyordu ama hiçbirimiz normal değildik osman geceleri uykusunda kuyunun taşlarını sayar gibi mırıldanıyordu mücahit banyoda musluğu açıp saatlerce akan suya bakıyordu ben ise her sabah uyandığımda yatağımın ayak ucunda ıslak toprak izleri buluyordum annem bunun kabus olduğunu söyledi ama bir gece üçümüz aynı anda uyandık çünkü odanın ortasında ıslak bir ip gibi uzanan siyah bir iz vardı kapının altından girip pencereye kadar gidiyordu ve camın üstüne üç kelime yazılmıştı geri gelin osman ilk defa konuştu yarın gidelim bitsin dedi mücahit başta karşı çıktı ama sonra aynaya bakıp sustu çünkü aynadaki yansıması bir saniye geç hareket etmişti sanki içeride kalan başka bir mücahit vardı bizden önce davranan ertesi gün kimseye haber vermeden köye döndük hava daha köye varmadan değişti gökyüzü ağırlaştı sanki arabamız görünmez bir çamurun içinden geçiyordu çınarlı tabelası yerinde yoktu sadece paslı direk kalmıştı köye girdiğimizde sokaklar boştu kapılar açıktı ama içeride kimse yoktu rüzgar yoktu kuş yoktu sadece kuyudan gelen o derin nefes sesi vardı dedemin evine gittik kapı aralıktı içerisi nem kokuyordu duvarlarda çatlaklar vardı ve çatlakların içinden siyah bir sıvı sızıyordu arka bahçeye çıktığımızda kuyunun etrafında ayak izleri gördük küçük büyük yaşlı çocuk yüzlerce iz ama hepsi kuyunun içine doğru gidiyordu dışarı çıkan tek bir iz yoktu mücahit cesur davranmaya çalıştı bir ip bulup beline bağladı osmanla ben ipi tutarken o kuyunun içine eğildi aşağıdan gelen ses bu kez netti üç değil altı değil hepsi bir dedi mücahit bir anda dondu ip gerildi sanki aşağıdan biri onu çekiyordu mücahit bağırmadı sadece bize baktı ve gözleri tamamen karardı gözbebekleri yok oldu sonra gülümsedi ama o mücahitin gülüşü değildi ipi bıraktı kendi isteğiyle aşağı atladı ip elimizde boş kaldı kuyudan çarpma sesi gelmedi sadece suya düşer gibi yumuşak bir yutulma sesi duyuldu osman çığlık attı ben ipi çekmeye çalıştım ama ip ağırlaştı ucunda mücahit yoktu ucunda siyah ıslak bir el vardı parmakları ipin liflerine geçmişti o el kuyunun kenarına tutundu ve yavaşça yukarı çıktı ardından omuzlar baş ve o yarık yüz belirdi dişlerin arasından mücahitin sesi geldi geç kaldınız osman geriye sendeledi ama arkasında mezarlık vardı ve mezar taşları yine dönmüştü üzerlerinde artık isimler yazıyordu osman mücahit ve benim adım doğum tarihlerimiz doğruydu ama ölüm tarihi yarının tarihiydi osman bunu görünce diz çöktü ağlamaya başladı o an anladım varlık bizim korkumuzla büyüyordu kuyudaki şey tamamen çıktığında boyu gökyüzüne değiyordu yarık yüzü açıldı içinden yüzlerce fısıltı yayıldı köy bir anda doldu kapılar kapandı pencerelerde siluetler belirdi ama kimse canlı değildi hepsi boş gözlü gölgelerdi ve hepsi aynı anda konuştu bir beden daha osman birden ayağa kalktı ve mezar taşını devirdi taş kırılınca içinden kemik değil su aktı simsiyah bir su toprakla birleşti ve mezarlık çökmeye başladı kuyudaki varlık sarsıldı sanki köy onun kalbiydi ve biz o kalbi kırmıştık ben de diğer taşları devirmeye başladım her taş kırıldıkça içinden su ve fısıltılar çıktı köyün evleri çatladı kuyunun taşları parçalandı varlık çığlık attı ama bu çığlık gökyüzünden değil yerin altından geliyordu sonunda kuyu tamamen çöktü ve varlık yarığın içinden içeri doğru çekilmeye başladı dişlerin arasından mücahitin son kez bağırdığını duydum bitirin diye osman son taşı da kırdı ve her şey bir anda sustu köy toza dönüştü evler mezarlık kuyu hepsi gri bir sis gibi dağıldı kendimizi boş bir tarlada bulduk ne köy vardı ne kuyu sadece rüzgar esiyordu osman yanıma baktı gözleri normale dönmüştü mücahit yoktu ama ayaklarımızın dibinde küçük bir su birikintisi vardı suya baktığımda yansımamız görünüyordu iki kişiydik tam rahatladığımız anda suyun yüzeyi dalgalandı ve üçüncü bir yansıma belirdi mücahit arkamızda duruyordu ama biz arkamızı döndüğümüzde kimse yoktu tekrar suya baktık bu kez üçümüz de gülümsüyorduk ama suyun içindeki mücahit göz kırptı o an anladım köy yıkılmamıştı sadece yer değiştirmişti artık bir toprağa bağlı değildi artık bizi takip ediyordu ve nerede üç kardeş üç kuzen bir araya gelse orada yeniden açılacaktı osman o günden sonra hiç suya bakmadı ben ise her gece rüyamda boş bir tarlada yürürken ayaklarımın altında ıslak bir zemin hissediyorum ve uzaktan mücahitin sesi geliyor biz bitmedik çünkü köy artık bizim içimizde ve en korkuncu şu bazen sabah uyandığımda yastığımın altında küçük bir mezar taşı buluyorum üzerinde tek bir kelime yazıyor sıradaki
okurken tüylerim diken diken oldu, ürperdim titredim yutkunarak korkarak okudum gözlerim okurken soldan sağa doğru giderken tereddütlü bir şekilde gidiyordu çok içine sürükleyici
okurken tüylerim diken diken oldu, ürperdim titredim yutkunarak korkarak okudum gözlerim okurken soldan sağa doğru giderken tereddütlü bir şekilde gidiyordu çok içine sürükleyici
köyün adı çınarlıydı ama kimse artık o ismi kullanmıyordu herkes fısıltıyla sadece köy diyordu çünkü adı anıldığında bir şeyin uyanacağından korkuyorlardı o yaz ben osman ve mücahit annelerimizin ısrarıyla oraya gönderildik hava gündüzleri bile griydi güneş sanki tepemizde değil de çok uzakta başka bir yerde doğuyordu dedemin evi köyün en ucundaydı arkasında mezarlık önünde kurumuş bir kuyu vardı kuyunun içinden geceleri rüzgar değil nefes sesi gelirdi ilk gün her şey normaldi ama akşam ezanından sonra köy bir anda boşaldı insanlar kapılarını kapattı pencerelere kalın örtüler çekildi osman bunun saçma olduğunu söyledi mücahit gülmeye çalıştı ama sesi titriyordu gece yarısına doğru kuyudan gelen sesi ilk ben duydum derinden gelen ıslak bir hırıltı sanki biri çamurun içinden konuşmaya çalışıyordu osman pencereye yaklaştı tam o anda kuyunun içinden uzun siyah bir kol uzadı taşlara tutunarak yavaşça yukarı tırmandı o kolun devamı gelmedi sadece kol vardı ve parmakları kuyunun kenarında gezinip evi işaret etti sonra yavaşça geri çekildi sabaha kadar uyumadık ama kimseye bir şey anlatamadık çünkü sabah olduğunda kuyunun içi kuru ve tertemizdi sanki yıllardır kullanılmıyormuş gibiydi köy halkı gözlerimizin içine bakmamaya başladı yaşlı bir kadın osmanın omzuna dokunup gece suya bakmayın dedi sadece bunu söyledi ve uzaklaştı mücahit sinirlenip akşam gidip bakacağım dedi o gece birlikte kuyunun başına gittik ay yoktu yıldızlar bile sönmüş gibiydi kuyunun içine eğildiğimizde kendi yansımamızı görmedik onun yerine üç farklı yüz vardı biri bana biri osm ana biri mücahite benziyordu ama gözleri yoktu sadece boş karanlık çukurlar vardı o yüzler bir anda gülmeye başladı ama ses kuyunun içinden değil arkamızdan geldi arkamızı döndüğümüzde mezarlıktaki bütün taşların bize doğru dönmüş olduğunu gördük üzerlerindeki isimler silinmişti her taşta aynı kelime yazıyordu geldiler osman kaçmaya başladı ama mezarlığın kapısı kapanmıştı mücahit bağırdı tam o anda toprak kabarmaya başladı mezarların içinden siyah çamur gibi varlıklar yükseldi ne tam insandılar ne de hayvan kemikleri dışarı taşmış derileri yoktu göz çukurlarından karanlık akıyordu biri osm anın ayağını yakaladı osman öyle bir çığlık attı ki sesinin yarısı havada kesildi sanki biri boğazını içeriden sıkmıştı mücahit onu çekmeye çalıştı ama toprağın içinden çıkan başka eller mücahitin bacaklarına dolandı ben donup kalmıştım kıpırdayamıyordum o an kuyudan gelen o hırıltı tekrar duyuldu ama bu kez kelimeler seçiliyordu üç can üç gölge bir beden yer yarıldı ve kuyudan çıkan o uzun kol bu kez tüm gövdesiyle yükseldi boyu minareden uzundu derisi ıslak kömür gibi parlıyordu yüzü yoktu ama kafasının ortasında açılıp kapanan dikey bir yarık vardı o yarığın içinden dişler görünüyordu dişlerin arasında insan parmakları sıkışmıştı varlık mezarlığa doğru eğildi ve toprağın içindeki şeyler bir anda osman ve mücahiti bıraktı sonra o dev varlık kafasını bize doğru çevirdi ve yarığı açıldı içinden üç farklı ses çıktı benim sesim osm anın sesi mücahitin sesi aynı anda konuştu artık tamamız o an anladım köyde kaybolan çocukların bedenleri değil sesleri alınmıştı ve her gelen üç kuzen üç kardeş o varlığa ekleniyordu mücahit ağlıyordu osman nefes alamıyordu ben ise sadece kuyunun içine bakıyordum çünkü kuyunun dibinde kendimizi gördüm ama biz hala oradaydık yukarıda duran şey ise sadece boş kabuklarımızdı bir anda her şey karardı sabah evde uyandık osman ve mücahit yanımdaydı ama gözleri tuhaftı bana bakarken gözbebekleri yok oluyordu annemler bizi almaya geldiğinde köylüler rahatlamış görünüyordu sanki bir yük kalkmıştı arabaya binerken kuyudan yine o hırıltı yükseldi ama bu kez evimizin içinden geldi osman bana doğru eğilip fısıldadı duydun mu artık biz de buradayız şimdi şehirdeyiz ama geceleri aynaya baktığımda arkamızda üçüncü bir gölge görüyorum bazen osm anın yüzü kayboluyor bazen mücahitin ağzı gereğinden fazla açılıyor ve en kötüsü geceleri su içerken bardaktaki yansımam bana ait olmuyor çünkü kuyudaki yüz hala gülümsüyor ve üç ses aynı anda fısıldıyor sıra sizde şehirde geçen günler normal görünüyordu ama hiçbirimiz normal değildik osman geceleri uykusunda kuyunun taşlarını sayar gibi mırıldanıyordu mücahit banyoda musluğu açıp saatlerce akan suya bakıyordu ben ise her sabah uyandığımda yatağımın ayak ucunda ıslak toprak izleri buluyordum annem bunun kabus olduğunu söyledi ama bir gece üçümüz aynı anda uyandık çünkü odanın ortasında ıslak bir ip gibi uzanan siyah bir iz vardı kapının altından girip pencereye kadar gidiyordu ve camın üstüne üç kelime yazılmıştı geri gelin osman ilk defa konuştu yarın gidelim bitsin dedi mücahit başta karşı çıktı ama sonra aynaya bakıp sustu çünkü aynadaki yansıması bir saniye geç hareket etmişti sanki içeride kalan başka bir mücahit vardı bizden önce davranan ertesi gün kimseye haber vermeden köye döndük hava daha köye varmadan değişti gökyüzü ağırlaştı sanki arabamız görünmez bir çamurun içinden geçiyordu çınarlı tabelası yerinde yoktu sadece paslı direk kalmıştı köye girdiğimizde sokaklar boştu kapılar açıktı ama içeride kimse yoktu rüzgar yoktu kuş yoktu sadece kuyudan gelen o derin nefes sesi vardı dedemin evine gittik kapı aralıktı içerisi nem kokuyordu duvarlarda çatlaklar vardı ve çatlakların içinden siyah bir sıvı sızıyordu arka bahçeye çıktığımızda kuyunun etrafında ayak izleri gördük küçük büyük yaşlı çocuk yüzlerce iz ama hepsi kuyunun içine doğru gidiyordu dışarı çıkan tek bir iz yoktu mücahit cesur davranmaya çalıştı bir ip bulup beline bağladı osmanla ben ipi tutarken o kuyunun içine eğildi aşağıdan gelen ses bu kez netti üç değil altı değil hepsi bir dedi mücahit bir anda dondu ip gerildi sanki aşağıdan biri onu çekiyordu mücahit bağırmadı sadece bize baktı ve gözleri tamamen karardı gözbebekleri yok oldu sonra gülümsedi ama o mücahitin gülüşü değildi ipi bıraktı kendi isteğiyle aşağı atladı ip elimizde boş kaldı kuyudan çarpma sesi gelmedi sadece suya düşer gibi yumuşak bir yutulma sesi duyuldu osman çığlık attı ben ipi çekmeye çalıştım ama ip ağırlaştı ucunda mücahit yoktu ucunda siyah ıslak bir el vardı parmakları ipin liflerine geçmişti o el kuyunun kenarına tutundu ve yavaşça yukarı çıktı ardından omuzlar baş ve o yarık yüz belirdi dişlerin arasından mücahitin sesi geldi geç kaldınız osman geriye sendeledi ama arkasında mezarlık vardı ve mezar taşları yine dönmüştü üzerlerinde artık isimler yazıyordu osman mücahit ve benim adım doğum tarihlerimiz doğruydu ama ölüm tarihi yarının tarihiydi osman bunu görünce diz çöktü ağlamaya başladı o an anladım varlık bizim korkumuzla büyüyordu kuyudaki şey tamamen çıktığında boyu gökyüzüne değiyordu yarık yüzü açıldı içinden yüzlerce fısıltı yayıldı köy bir anda doldu kapılar kapandı pencerelerde siluetler belirdi ama kimse canlı değildi hepsi boş gözlü gölgelerdi ve hepsi aynı anda konuştu bir beden daha osman birden ayağa kalktı ve mezar taşını devirdi taş kırılınca içinden kemik değil su aktı simsiyah bir su toprakla birleşti ve mezarlık çökmeye başladı kuyudaki varlık sarsıldı sanki köy onun kalbiydi ve biz o kalbi kırmıştık ben de diğer taşları devirmeye başladım her taş kırıldıkça içinden su ve fısıltılar çıktı köyün evleri çatladı kuyunun taşları parçalandı varlık çığlık attı ama bu çığlık gökyüzünden değil yerin altından geliyordu sonunda kuyu tamamen çöktü ve varlık yarığın içinden içeri doğru çekilmeye başladı dişlerin arasından mücahitin son kez bağırdığını duydum bitirin diye osman son taşı da kırdı ve her şey bir anda sustu köy toza dönüştü evler mezarlık kuyu hepsi gri bir sis gibi dağıldı kendimizi boş bir tarlada bulduk ne köy vardı ne kuyu sadece rüzgar esiyordu osman yanıma baktı gözleri normale dönmüştü mücahit yoktu ama ayaklarımızın dibinde küçük bir su birikintisi vardı suya baktığımda yansımamız görünüyordu iki kişiydik tam rahatladığımız anda suyun yüzeyi dalgalandı ve üçüncü bir yansıma belirdi mücahit arkamızda duruyordu ama biz arkamızı döndüğümüzde kimse yoktu tekrar suya baktık bu kez üçümüz de gülümsüyorduk ama suyun içindeki mücahit göz kırptı o an anladım köy yıkılmamıştı sadece yer değiştirmişti artık bir toprağa bağlı değildi artık bizi takip ediyordu ve nerede üç kardeş üç kuzen bir araya gelse orada yeniden açılacaktı osman o günden sonra hiç suya bakmadı ben ise her gece rüyamda boş bir tarlada yürürken ayaklarımın altında ıslak bir zemin hissediyorum ve uzaktan mücahitin sesi geliyor biz bitmedik çünkü köy artık bizim içimizde ve en korkuncu şu bazen sabah uyandığımda yastığımın altında küçük bir mezar taşı buluyorum üzerinde tek bir kelime yazıyor sıradaki